0TL Hediye Et


Sürü Bağışıklığı

Gazete Kültür, 2021/07/05





Emir Gamsız

Yazar hakkında bilgi için tıklayın.




Konservatuvarda öğrenci olduğum yıllarda bir gün, İdil Biret’in Cemal Reşit Rey Konser Salonu’ndaki konserine yetişmek için süratle okul kapısından dışarı çıkıp Kadıköy rıhtımının gürültülü dünyasına vardığımda, Beşiktaş vapurunun daha yeni iskeleye yanaştığını görüp rahat bir nefes almıştım ki, tam o sırada, okulun hemen karşısındaki büfeden bir şeyler alıp okula dönmekte olan piyanist arkadaş “Nereye gidiyorsun böyle acele acele?” diye sordu. İdil Biret’in konseri olduğunu söylediğimde, bugün bile hâlâ şaşkınlıkla hatırladığım şu cevabı verdi: “Sen o kadını hâlâ dinliyor musun?” ! Sert bir laf ağzımdan kaçmasın diye cevap vermeden süratle iskeleye yöneldim. O günkü konserde, İdil Hanım’ın konser bittikten sonra ısrarlı alkışları kırmayıp ek olarak çaldığı eser bugün hâlâ en sevdiğim müziklerden biri olarak hayatımı güzelleştiren bir kazanç oldu benim için. O eseri hem konserlerde çalıyorum, hem de keyif için dinleme listelerimde hep mevcuttur yıllardır. Bu arkadaş, bu bakış açısıyla hâlâ müzik dünyasında ve işin kötüsü icracı piyanist olarak hayatını kazanabileceği bir düzeye gelemediği için öğretmenlik yaparak bir gelir sahibi olabiliyor ve bu bakış açısını gençlere yayıyor.


Benzer örneklere değinmek için bu sevimsiz anımla başladım konuya, çünkü buna benzer kötülemeleri hep duyarız tanınmış sanatçılar hakkında. Hüseyin Sermet, Radu Lupu, Andras Schiff, Grigory Sokolov, Martha Argerich gibi dünyanın en iyi piyanistleri için bugüne kadar duyduğum kötülemeler içerisinde o kadar aşırı saçmalıkta yorumlar oldu ki, bir piyanist olarak benzer boyutta saçmalıkları aklımdan bile geçirmemek için konservatuvarlar ve çevresindeki bu kötüleme hastalığından kurtulmaya çalıştığım bir dönem olmuştu okul sonrasında. Sonraki yıllarda ne Paris Konservatuvarı’nın, ne de New York’taki müzik çevrelerinin farklı olmadığını görünce insaniyet adına dehşete düştüm. Tabii bu çevrelerde çok iyi niyetli ve yapıcı kişiler de mevcut ama kurunun yanında yaş da yanıyor, ve onlar da o hastalıklı çevrede kalabilmek için çareyi kötülemelere ses çıkarmamakta buluyorlar. 2001 yılında çok iyi bir dinleyici olan tiyatrocu bir arkadaşımla bir radyo programı hazırlayıp sunmaya başladık. Beraber oturup dinlediğimiz eserlerin değişik yorumculardan kayıtlarını karşılaştırdığımız bir programdı bu. Notada yazmayanları konuşuyorduk ve bayağı da ilgi görüyordu. 20’inci yüzyıl Türk bestecilerinden ve derin bir sevgiyle andığım müzik tarihi hocamız Kemal Sünder de radyo programımızın dinleyicilerinden olmuştu. Programımızda alışageldik asık suratlı sunumlar yerine, yer yer ipin ucunu kaçırdığımız, ama genel olarak neşeli denebilecek bir üslupla konuştuğumuz için Kemal Bey bizi tebrik etmişti. Her hafta program sonrasında Kemal Bey’in programda söylediklerimiz hakkında yorumlarda bulunmasıyla çok gurur duyuyorduk. Bugün bile aklımdan çıkmayan iki yorumundan biri, bize takılarak “Çok konuşuyorsunuz, daha çok müzik dinletin” demesiydi. Bugün hayatta olsa “Hocam bakın o kadar konuşmanın bir hikmeti varmış, artık Geveze Piyanist diye tanınıyorum, üstüne üstlük çizgi film karakteri bile oldum” derdim. Eminim o da harika mizah anlayışıyla vereceği cevapla beni nutku tutulmuş bir halde bırakırdı. Kemal Bey’in ikinci yorumu ise çok daha derindi. Dedi ki “Karşılaştırma çok renkli olduğu kadar çok da tehlikeli bir tahlil aracıdır çünkü kişiliğinizi ortaya çıkarır. İyi biriyseniz karşılaştırdığınız herkesin güzellikleri ve iyiliklerini daha çok görmeye başlar ve her şeyi beğenmeye başlarsınız. Ama tersi de olabilir, hiçbir şeyi beğenmeyen birine de dönüştürebilir sizi karşılaştırma yapmak”.


Yıllar sonra bu tiyatrocu arkadaşım başka bir kötülemeci çevrenin etkisiyle New York’lu çok şöhretli bir virtüöz arkadaşımızın Carnegie Hall’daki konserlerini anlattığımda “O hâlâ Mendelssohn ve Tchaikovsky mi çalıyor?” diyerek kötüledi aklınca ama halen bu iki bestecinin keman konçertolarını o düzeyde çalabilmek için kendini odaya hapsedip çılgıncasına keman çalışan binlerce genç var bu dünyada. Kemal Sünder’in karşılaştırma kehanetinin kötümser ucundan çıkan başkaları da oldu yıllar içerisinde. Bir süre önce Fazıl Say’ın Beethoven’ın tüm piyano sonatlarının kaydını karşılaştırmalarla kötüleyerek eleştiri yazısı yayınlayan eski bir arkadaşım da bu karşılaştırma deneyiminde içindeki iyinin mağlubiyetini sergiledi, üstelik konservatuvar eğitimi de olmamasına rağmen. Zaten bu tavır sadece konservatuvarlara ait değildir pek tabii. Aynı Beethoven Sonatlar eleştirisi üzerine sosyal medya tartışmasında Fazıl Say’ın kaydının bu şekilde kötülenmesine tepki göstermeme Fazıl Say da şaşırdı çünkü geçmişte ben de aynı konservatuvar hastalığından muzdariptim ve Say hakkında da kötülemelerim olmuştu. Bu hastalıktan kurtulduktan sonra tahlil ettiğimde Say’ın üst düzey çalışkanlığı ve üretkenliği, hakkındaki olumsuz düşüncelerimden çok daha ağır basmaya başladı. Bu mânâda, konservatuvarda ciddi bir zaman geçirmeme rağmen Kemal Sünder’in karşılaştırma teorisinin iyi tarafından dışarı çıkabilmeme hem çok şaşırıyorum, hem de mutlu oluyorum.


Peki başka piyanistlerin her yaptığını beğenmezsek kötü birisi mi oluruz, veya ben her çalışı beğeniyor muyum? Yıllarca odalara kapanıp, piyano çalışıp, kayıt dinleyip her yorumu beğenmek kesinlikle mümkün değil tabii ki ve ben de birçok içeriği beğenmiyorum, fakat baştan beri bu meseleyi tanımlamak için kullandığım iki kelime iyi sonuçlara gidebilmek için anahtar mahiyetindeler; tavır ve hastalık kelimeleri. Yaptığımız değerlendirme sonucunda oluşan beğenmeme tahlilini kötülemeye dünüştürme halini hastalık olarak gördüğümüzde, tavrımızı değiştirerek hem kendi içimizdeki iyiliği ortaya çıkartacak, hem de beğenmediğimiz içeriği iyileştirecek yapıcı bir iletişim geliştirebiliriz.


Örneğin bu kötüleme virüsünün bana bulaştığını farkettiğim ve uzunca bir süre hiçbir karşılık veremediğim, bugün baktığımda benim için kayıp diyebileceğim bir dönem olmuştu hayatımda. Konservatuvar öğrencisi piyanistlerin başka piyanistleri dinlerken çalınan yanlış notalara gösterdikleri istem dışı bir tepki vardır; çok çok küçük bir gülme. Hâttâ çıkarılan ses küçük bir “Hıh” olmasına rağmen gerçek bir gülme de yoktur, alaycı bir ifadedir sadece. Yanlış nota, hayatı müzikle geçen insanlar için mizahi bir mahiyete sahiptir, müzisyenler bu gerçeği bilmediğimi ve iliklerime kadar bu müzikal mizahtan hoşlanmadığımı düşünmesin sakın. Mozart’ın Müzikal Şaka eserini çalarken veya dost meclisinde gülmek için bilerek çalınan yanlış notalardan bahsetmiyorum, icracı bir müzisyenin o gün ya da belki de hayatının geri kalanı boyunca dünyasını karartan, sanki bir duvar ustası spatulayla kazıyormuşcasına ruh sağlığını içten içe kemiren yanlış notalardan bahsediyorum. Konservatuvarın kötüleme virüsünü kaptıktan sonra ben de diğer arkadaşlarımın hepsi gibi o “Hıh” sesini çıkardım yüzlerce defa. Tabii icracıların ne kadar çok yanlış nota çaldığını müzisyen olmayan ve eserleri tanımayanlar bilmez, bu yüzden yüzlerce diyerek muhtemelen düşük bir sayı verdim.


Sonunda bu hastalıkla başetmek için kendimle uğraşmaya başladığımdan beri, kendi yanlış nota çaldığım tecrübelerime dayanarak (ki epey çoktur) o icracının o andaki ruh halini kendime hatırlatıyorum. İçimden bir “Ah” diyorum ve yanına gidip “çok iyi gidiyorsun, takma kafana, topla kendini” diyesim oluyor. Tabii bunu yapmıyorum çünkü yanına gitmem hem konseri böler ve icracı benden hayatının geri kalanında nefret eder, konserlerine alınmamam için önlem alır, hem de sinir hastalıkları kliniğine yatırılma ihtimalim ortaya çıkar. Ama bu destek sözlerimi his olarak kafamdan ve bütün benliğimden geçiriyorum ve onun da bu desteği hissedebilmesini ümit ediyorum.


Konservatuvarlardaki genç piyanistler yarışma dolu bu dünyada çok başarılı da olabilirler, ilk örnekteki arkadaş gibi, çabaları hayal ettikleri sonuca ulaştırmamış da olabilir onları. Başarılı ya da değil, müzisyenler müziğin hayatın tadı ve insanların renklerini yansıttıkları bir sanat olduğunu farketmeden yaşarlarsa hayatlarından gerçek mânâda bir memnuniyet duyamadan ölürler. 20’inci yüzyılın başlarından beri gelişen yarışmacı piyano eğitiminin böyle bir tavrı mevcut ve sürünün dışında olmak genç piyanistlerin ruhsal hayatını kurtarabilir. Yukarıda anlattığım basit düşünceye, yani kendimizi diğer kişinin yerine koyma fikrine tutunursak konservatuvarlarda üretilen bu kötüleme hastalığına karşı sürü bağışıklığı geliştirme ihtimalimiz yükselir.