0TL Hediye Et


Dijital Sanat ve

Yeni Normal

Gazete Kültür, 2021/04/13





Emir Gamsız

Yazarhakkında bilgi için tıklayın.




2019 sonunda başlayan dünya çapındaki salgınla birlikte yeni bir takım tartışmalar ortaya çıktı. Bu tartışmalardan ikisi, daha önce yayınlanan “Wannabe Kültürü (Bkz: Wannabe Kültürü) başlıklı yazımda bahsettiğim kültürün uzantısı olarak gelişen “Yeni Normal” ve “Dijital Sanat olur mu?” tartışmaları.


Öncelikle “Dijital Sanat olur mu?” sorusunun yanlış sorulduğunu, salgında kastedilenin “Online Sanat olur mu?” sorusu olduğunu anlamak bu felsefi sorgulamada kaybolmamak için faydalı olabilir. Dijital sanat tamamen başka bir tartışma ve 1980’lerden beri devam etmekte. Örneğin heykel sanatında kullanılan gerçek maddeler yerine üç boyutlu bilgisayar programlarıyla dijital heykel yapmak sanat mıdır sorusu uzunca bir süredir tartışılıyor. Bu örnekteki dijital heykeli sanat olarak kabul edip etmediğimizin önemi pek yok çünkü sanatta dijitallik başka şekillerde de mevcut zaten, hem de neredeyse 100 yıldır mevcut. Son yıllarda sinema filmi seyrettiysek, kayıttan müzik dinlediysek, televizyonda tiyatro, dans, müzik gibi alanlarda icracıları izlediysek sanatın dijital olarak var olduğunu biliyor olmamız gerekir. Canlı yayının kullandığı teknolojinin artık televizyon yerine internette olmasına dayanarak “Dijital Sanat olur mu?” tartışmalarına girmeye başladıysak, ne zaman aklımızı yitirdiğimizi sorgulamak ruh sağlığımız açısından faydalı olabilir. Bu tartışmalarda dayanılmaz bir “Yeni Normal” hakkında konuşma arzusu benliğimizi sardıysa ne zaman ve hangi araçlar aracılığıyla “Wannabe” kültürün askerine dönüştüğümüzü sorgulamak da hayatımızın geri kalanını sarih bir zihinle sürdürmemize yardımcı olabilir, çünkü bu normal eski normal, hiçbir farkı yok.


Norm ve normal mefhumlarını yüzyılların filozoflarının eserleriyle sorgulamak mümkün, dolayısıyla “Gerçeklik” denilen zorlu konuyu sorgulamak “Yeni Normal” safsatasına daha köklü bir çözüm getirebilir. Salgınla yok edilen insani iletişimin sosyal ve sanatsal gerçekliğini vurgularken, dijital dünyanın gerçek olmadığını söylemek, dijitalliğin varlığını inkâr etmekten de öte, gerçeklik mefhumunu saptırmak olur. Dijitallik de gerçek olduğu için, insani iletişimi gerçek ve dijital olarak ayırmak yerine fiziksel temasa duyulan ihtiyacı konuşmak ve dijital gerçekliğe karşı yaratılan arzunun kaynağını sorgulamak, salgın ve diğer sorunların ana sebebini bulmamıza yardımcı olabilir (bkz. Edward Bernays). Unutmayalım piyanonun tellerine vuran tokmakların yanıbaşındayken aracı olmaksızın kulağımıza ve beynimize ulaşan müzikal frekanslar ile, o frekansları kaydeden mikrofonun elektrik akımıyla ve hoparlör kullanarak bize ulaştırması arasında gerçeklik açısından bir fark yoktur. Farklı olan aracısız fiziksel temastır çünkü frekans da titreşim olduğu için fiziksel bir eylemdir. Fark ağaca ve elektrik kablosuna sarılmak arasındaki fark gibidir. Hele kendi içimizden çıkan nefesle üretilen trompet, klarinet gibi çalgılarla yapılan müziği düşünürsek fark iyice belirginleşir.


Sanat denilen mefhumu “Hayal gücü ve teknik ile, yaratıcı bir şekilde kendini ifade etmek” diye tanımlayabiliriz. Günümüzde müzik, edebiyat, resim, mimari, heykel, icracılık ve sinema, sanatın 7 ana dalı olarak kabul edilir ve bu dalların hepsinde dijitallik bir şekilde kullanılır. İcracı bile dijital olabilir. İnsanlık olarak vardığımız bu noktada “Dijital Sanat olur mu?” yerine “Sanat dahil olmak üzere her şey dijital mi olmalı?” sorusunu sormazsak çok yakında insanlık diye bir tür kalmayabilir. Müziği bilgisayarlar yapıyorsa, bilgileri ABD’li bir şirket topluyorsa, bakkalın telefonunu dahi ezberleyemiyorsak, bakkal diye bir şey kalmadıysa, robotlar arkadaşlık edebiliyorsa, temizliği yapıyorsa, savaşıyorsa, yemeği hazırlıyorsa, yani her şeyi bizden iyi yapıyorsa bize niye ihtiyaç olsun? 20’inci yüzyılın efsanevi orkestra şefi Celebidache, kayıtların dijitalliği ve elektrik akımı olmaksızın tecrübe edilen konserlerin direkt fiziksel iletişimi için “Müziği kayıttan dinlemek Brigitte Bardot’nun fotoğrafıyla yatağa girmek gibidir” demiş. (Sözümona) akıllı telefonu ve tabletleri olmadan tuvalete gitmeyen bir kuşak olan bizlerin, tek gerçeklik olarak, dijital yol ile sunulan her şeyi kabullenmenin normalliğini sorgulamamızın vakti geldi mi acaba?